Önceki akşam, senelerdir beklemesine rağmen nihayet bu sene ancak alabildiği Oscar’ı sonuna kadar hakettiğine inandığım Martin Scorsese’nin Köstebek’ini izledim. Scorsese’nin Köstebek’i derken bunu rastlantısal kurulmuş bir cümle olduğunu düşünmemek gerek, bilakis gerçekten karşı karşıya olduğum film en hakikisinden bir Scorsese yapımıydı ve bunu her saniyesinde, her anında hissettiriyordu.
Film hakkında birçok şeyle birlikte Scorsese’nin önceki yapımları kadar güçlü olmadığı fikrini de işitmiştim. Hatta Oscar’ı Köstebek’teki başarısından ziyade Akademi’de Scorsese artık Oscar’ı alsın fikri ağır bastığı için aldığını bile. Akademi yönetmenlerin sabrını sınamak gibi bir vazife de icra ediyor mu bilemiyorum ama bence de Martin Scorsese Taksi Şoförü, Kızgın Boğa, Korku Burnu gibi filmeriyle oscarı çoktan haketmiş bir yönetmen… Bu yine de son filmi Köstebek’in bu anlamda çok daha geride kaldığı anlamını taşımaz. Çünkü Scorsese bir remake yapımı olan son filminde kendi üslubunu, tarzını filmin her köşesine ustalıkla yerleştirmeyi başarmış, ortaya stilize bir Scorsese filmi çıkarmış bana göre de.
Çok iyi bildiği sokakları, suç dünyasını ve mafya olgusunu en ince detaylarıyla göz önüne seren yönetmen, oldukça karmaşık ilişkileri konu alan filminde tam da temaya uygun karmaşık ama kafa karıştırıcı değil bir üslupla meramını anlatmayı bilmiş. Tempolu, şaşırtan, şiddet sahneleriyle yer yer irkilten yönetmen, sokaklara özgü argo üslubunu karakterler üzerinde başarıyla uygulayabilmiş.
Elbette filmin başarısında Scorsese’nin dili kadar bunda usta oyuncuların bir araya gelmiş olmasının da büyük bir payı var. Mat Damon, Leonardo Di Caprio ve Jack Nicholson gibi Hollywood’un parlayan yıldızlarını buluşturan cast Martin Sheen, Alev Baldwin, Vera Farmiga gibi usta oyuncuları da filmde buluşturuyor. Karakterlerin hepsi oyunculugunun hakkını sonuna kadar verirken bana göre filmin yıldızı Leonardo’ydu. Kanlı Elmas’taki oyunculuğuyla beni iyiden iyiye şaşırtan Leonardo Köstebek’te artık olgunlaşmış bir oyunculukla karşımdaydı. Nicholson ise olgunluk döneminin bence en iyi filmlerinden birine imza atmış bu rolüyle.
Son tahlilde Köstebek hikayesi, kurgusu, oyunculuğuyla dört dörtlük bir film olmuş bence ve kesinlikle Oscar’ı haketmiş, Scorsese sinemadaki dehasını bir kez daha ve güçlü bir şekilde Köstebek’le konuşturmuş…
Filmin içeriğine girmediğim gözden kaçmamıştır sanırım. Filmin konu itibariyle daha çok erkeklerin dünyasına hitap eden bir film olduğu gerçek, fakat bu herşeyin giderek karmaşıklaştığı ve kirlendiği bir dünyada kimsenin kayıtsız kalamayacağı türden bir yapım aynı zamanda da. Derin devlet, mafya, düğmeye kim bastı türünden söylemlerin hem Türkiye’de hem de dünya gündeminde çokça yer edindiği hatta bana göre ayağa düştüğü günümüzde, (öyle ki Türkiye’yi ilerleyen günlerde nelerin beklediğini bile dizilerden öğrenir hale geldik, bir filmle dünyayı kurtaran Türk payeleri bile verdik) Köstebek, mafya ve devlet içindeki yapılanmayı gözler önüne seren, oldukça gerçekçi bir yapım… Köstebek, devlet içinde devlet, mafya-devlet gibi ilişkiler biçimine dair önemli ipuçları ve deşifreler içerirken o dünyaya ilişkin pekçok gerçeklik hakkında da sorgulamaya giriyor. Mafyaya sızdırılmış bir polisle, polis teşkilatının içine sızdırılmış bir mafya uzantısının karmaşık ve kesişen olaylar çokgeninde yaşadığı travmaları, çıkmazları, güvensizlikleri anlatıyor.
Filmin hızlanan ikinci yarısından itibaren, karakterlerin içine düştükleri durumdan kurtulma çabaları olayları daha da içinden çıkılmaz yaparken, aslında kaçınılmaz olan sona biraz daha yaklaştırıyordu herkesi. Finalde bütün karakterler sürprizli sonlar yaşarken aslında dünya gerçeklerini düşündüğümüzde bunun çok da zürpriz olmadığını farkediyoruz. Hani böyle sonlar ancak filmlerde olur lafını neredeyse ağzımıza tıkan Scorsese, finalde tam da gerçek dünyayı beyazperdeye taşımış. Sistemin kendini koruma adına, kendi içine sızanı affetmediği kadar, kullandığı kişiye de yaşam hakkını tanımıyor olması hiç de sürpriz ve beklenmedik değil zira.
Sinema Eleştirmeni Ali Hakan ve Alin Taşçıyan Kanal 24′de programa başlıyorlar. Beyazperde isimli program Perşembe akşamları saat 20:15′te ekrana gelecek.
Programda her hafta bir tane kısa filme de yer verilecek.
Bir kızılderili olsa insan.
Koşan bir at üzerinde boşlukta eğilmiş,
titreyip duran yer üzerinde kısa sürelerle aralıksız titreyip dursa,
üzengilerden çekse ayağını, yani üzengi diye bir şey olmasa,
dizginleri atsa elinden, yani dizgin diye bir şey olmasa
ve önünde uzanan araziye dümdüz biçilmişl bır kır gözüyle baksa
ve derken atın bir boynu ve bir başı olduğunu anımsasa.
60. Cannes Film Festivali dün başladı. Von Karwai’nin “The Bluberry Nights” filmiyle açılan festivalde Almanya’da yaşayan Türk yönetmen Fatih Akın son filmi “Yaşamın Kıyısında” ile yarışıyor. Bir Türk-Alman ortak yapımı olarak festivale katılan ve 23 Mayıs Çarşamba günü ilk olarak festivalde gösterilecek olan film, Türkiye’den Anka Film, Almanya’dan Corazon International ve NDR ile İtalya’dan Dorje Film’in işbirliğiyle gerçekleştirdi. Fatip Akın filmiyle güçlü rakipleri arasından sıyrılıp Altın Palmiye ödülünü alabilecek mi, göreceğiz. Bu arada Cannes Film Festivali’nin bu yılki jürisinde Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk da yer alıyor. Orhan Pamuk Fatih Akın’a avantaj mı getirecek yoksa dezavantaj mı, bunu da ilerleyen günlerde göreceğiz….
Se7en, The Game, Fight Club, Panic Room gibi filmlerle izleyiciyi her seferinde kendisine hayran bırakmış sinemanın çılgın yönetmenlerinden David Fincher, uzun bir aradan sonra yine gerilim dozu yüksek bir filmle beyazperdeye dönüyor. 18 Mayıs’ta Türkiye’de de gösterime girecek olan Zodiac, San Fransisko’yu korkuya boğan bir seri katil ve katili bulmayı kafasına takan dört adamın hikayesini gerçek bir olaydan çıkarak anlatıyor. Yaptığı her filmle uzun süre konuşulan gerilim ve seri katil filmlerinin başarılı yönetmeni bu kez kendinden bekleneni verecek mi bekleyecek ve göreceğiz…
Geçen gün ikinci kez Spike Jones’un “John Malkovich Olmak” filmini izledim. Neden ikinci kez? Çünkü ilkinde filmin yapısına pek uyum sağlayamadım, (sanırım bunda filmin çok kötü bir dublajla izlemiş olmamın da payı var) ve dolayısıyla ikinci kez izleme ihtiyacı hissettim. Muhteşem bir kukla sahnesiyle başlayan filmde sokak kuklacısı olan Craig (John Cusac) yaptığı işte bir türlü parlayamamış ve dolayısıyla para kazanamayan kaybeden bir tiptir. Karısı Lotte (Cameron Diaz) ile de aralarındaki ilişki pek parlak değildir. Lotte’nin de ısrarıyla bir iş aramaya başlayan Craig sonunda bir şirkette dosyalama işi bulur. Fakat iş yeri de çalışan insanlar da bir gariptir. Yazının devamını oku »
Cumartesi akşamı Amerikan bağımsız sinema yönetmenlerinden Gus Van Sant’ın Elephant isimli filmini izledim. 2003 yapımı film 20 nisan 1999′da Eric Harris ve Dylan Klebold isimli iki ogrencinin, toplam 23 kisiyi oldurup sonra da intihar ettikleri Columbine Lisesi Katliamı’nı konu alıyor. Aykırı yönetmen Gus Van Sant’ın kurmaca bir dille sinemaya aktardığı olay, sıradan bir okul günü olarak başlayan fakat giderek karmaşık ve içinden çıkılmaz bir noktaya taşınan olayın yeniden canlandırılması gibi ekrana yansıyor. Oscar ödüllü bağımsız sinema yönetmeni Gus Van Sant ismiyle çok karşılaşmama rağmen filmlerini pek de bilmediğim bir yönetmen. Tabi ki gösterildiği yıl çok ses getiren ve ardından Oscar ödülü de alan Good Will Hunting’i ve bir de Kurt Cobein’in yaşamının son anlarını anlattığı Last Day filmini saymazsam. Elephant yani Fil filmine yeniden dönersem açık söylemek gerekirse film beni kendisine bir türlü ısındıramadı. İsmindeki metaforik anlamı dikkate almazsam (Amerika’daki silah karşıtlarının yaşanan hiçbir şeyi unutmama ve hafızada tutma) sıradan şiddet karşıtı bir filmdi diyebilirdim film için ama benim kanaatimce filmde gerçek anlamda bir şiddet karşıtlığı ve eleştirisi de yoktu. Minimal ve bağımsız sinemanın “amatör oyuncular, uzun sekanslar, diyalogsuz planlar, vs.” gibi özeliklerini bütünüyle taşımasına rağmen, beklediğim gerilim ve çarpıcılık duygusundan hayli uzak, hayli sıradan hatta zaman zaman sıkıcı bir filmdi. Columbine katliamını gerçekleştiren karakterlerin gerçekte Natural Born Killers filmindeki karakterlerden etkilendiklerini ve kendilerine onları örnek alarak planladıkları katliamın sıradan, hatta sıkıcı denebilecek bir okul günü olarak başladığını saymazsak bence olayın nedenleri ve akışı olması gerekenden çok heyecansız bir dille perdeye aktarılmış. Filmin Altın Palmiye ve En iyi Yönetmen ödülünü de almış olduğunu bilmeme rağmen ödüllerin hangi gerekçelerle verilmiş olduğunu kafamda hala bir yere oturtamamış olmamı da ifade etmek isterim. Filmin bana göre iyi yönleri, takip planlarının farklı gözlerle ve farklı açılardan izleyiciye yeniden gösterilerek, zor olan bir yöntemle sinema izleğinin zenginleştirilmesi, karakterlerin ki zaten hepsi amatör oyunculardı alabildiğine doğal oyunculukları ve sanatın ruhları estetize ettiği genel kanısını bir anda altüst eden çarpıcılıkta, biraz önce piyano çalan gencin bir anda ölüm makinesine dönüşüyor olmasıydı… Beni sıkan yanları ise takip bölümlerinin gereğinden uzun sürmesi ve takip esnasında olması gereken gerilim ve heyecan duygusundan yoksun olması, lise öğrencilerinin neden bir anda ölüm makinesine dönüştüklerine dair nedenlerin bana göre kapalı kalması, (Filme konu olan olayın ve background’ının bilinirlik düzeyi) filmdeki karakterlerin hiçbirisiyle özdeşim kuramayışıma karşılık neden ilk önce okulda dışlanan kızın öldürüldüğü ve (Belki de ilk kurbanın masumiyet olmasıydı anlatılmak istenen.) filmin neredeyse tümüne yayılan eşcinsellik vurgusuydu. Yönetmenin kişisel tercihlerini hesaba katmazsak, sinemada çokça vurgu yapılan bu gerçekliğin filme konu olan olayların neresinde durduğunu hala da bilmiyorum. Aslında çok merak da etmiyorum. Sonuç itibariyle şiddetin kimden ve nasıl geldiğinden ziyade, hatta nedenlerini de bir tarafa bırakırsak, hiç değilse yaşamın kutsallığı ve bir o kadar da yalınlığı ve sıradanlığı üzerine iyi duygular bırakan bir filmdi. Şimdi bu ne perhiz bu ne lahana turşusu denebilir elbette ama sıkıcı, sarsıcı olmaya çalışarak şiddetin kötülüğünü anlatmaya çalışmış ama yeterince başarılı olamamış ve karakterlerin gözünden ölümün kutsandığı, buna karşın şiddet karşıtlığı alt mesajının verilmeye çalışıldığı filmde bence pek çok şey havada ve yarım kalmış. Bu nedenle de filmden kendime çıkartacağım tek pay olarak öldürmekten ziyade yaşatmanın kutsallığı kaldı. Belki de yönetmen bu anlamda amaçladığına da ulaşmış oldu. Birde öldürmenin mi, yoksa yaşatmanın mı daha fazla haz verici olduğu sorusu…
Hayatımız hep bir mucize beklemekle geçmiyormu ki, belki aslında bizi her saniye şaşırtan hayatın kendisinin bir mucize olduğunu bilmemize rağmen…
Leonard Cohen amcanın şarkısı birkaç gündür yine dilime takıldı kaldı. Ne zaman dinlesem, ömrümün sonuna kadar bıkmadan dinleme hissi veren şarkı, adeta hayatın sancılarına merhem sürer gibi. Şarkının adı ne kadar umutsuz bir hali çağrıştırsa da, kimbilir Leonard amcanın benzersiz sesinden mi yoksa satır aralarında gizli küçük umut kırıntılarından mı, beni şefkatli bir anne eli gibi sakinleştiriyor, içimdeki kalp ağrılarına inceden inceden iyi geliyor.
Etik ve estetik kaygılarla sakıncalı bulduğum sahnelerine rağmen, izlediğimde beni adeta çarpan, sinema severlerin kült filmler deyince bir çırpıda dilinden dökülen, Oliwer Stone ve Tarantino ikilisinin elinden çıkan Naturel Born Killers’in da giriş müziği olan parça, filmdeki karakterlerin hayatlarından yola çıkarak umutsuz bir hayatın ve umutsuz bir aşkın resmini çiziyor sanki… Mümkünse izlemeli ama illaki dinlemeli…
Geçen hafta TRT 2′de gecenin bir yarısında bile olsa oldukça ilginç bir filme rastgeldim. Hoş zaten TRT 2′nin bütün filmleri o kuşakta başlıyor. Filmin ismi Sarayın Sessizliği. 1994 yapımı Tunus-Fransız ortak yapımı film, 1960 larda geçen bir hikayeyi beyazperdeye taşıyor. 1995 yılı İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Film” ve daha başka bir çok festivalde de ödül kazanan filmin yönetmeni Muofida Tlatli.
Sesiyle kendisini dinleyen herkesi büyülemesine rağmen hayal ettiği şöhretli yaşama bir türlü ulaşamamış Aliye, düğünlerde ve küçük gazino tipi yerlerde şarkıcılık yaparak yaşamını sürdürmektedir. Uzun yıllardır birlikte oturmalarına rağmen evlilik fikrine olumsuz bakan Lütfi’den ve yaşadığı ikinci sınıf hayattan dolayı çok mutsuzdur. Eski bir Bey’in yani Sid Ali’nin ölüm haberiyle birlikte yıllar öncesinde kalmış sisli acı hatıraları gözünde yeniden canlanır. Bey’in evinde hizmetçilik yaparak yaşayan bir anne ile meçhul bir babanın kızı olarak doğup büyüyen Aliye’nin anıları onu bu olayla birlikte yeniden saraya doğru bir yolculuğa sürükler. Eski, tozlu ve terk edilmiş sarayın odalarında geçmişe doğru bir yolculuğa çıkar. Hafızasında tazelenen her anı ona acılarını yeniden yaşatırken, yıllardır kafasında biriken bazı sorular da beraberinde cevaplarına kavuşur….
Görselliği, muhteşem müzikleri ve doğu mistisizmini yücelten temasıyla film sonuna kadar ilgiyi üzerinde toplamayı başarmış bir yapım. Kadın imajı, sınıf farklılıkları, iktidar kavramı üzerine ilginç detaylar sunan ve analizler yapmaya olanak sağlayan filmde; gücünü gelenek, para ve iktidardan almış bir Bey-erkek ile, mağduriyetini, kadın olmak, ikinci sınıf olmak, zayıf olmak, fakir olmak kısacası öteki olmak gibi sosyal ve ekonomik kavramlardan yola çıkarak kazanmış! bir hizmetçi var. Ve bu birbirlerinden her anlamda keskin çizgilerle ayrışmış olan iki cinsin yasak ilişkilerinden doğan Aliye.
Aliye saraydaki yaşamı ve belki de bütün hayatı boyunca kimliğini bulamamış ve belki bu yüzden hayatı boyunca da hep yenik kalmış bir kadın. Sarayda olmasına ve sarayın beyinin kızı olmasına ve aslında saraydaki herkesin bu gerçeği bilmesine rağmen yıllarca saklanan gerçeğin ta kendisidir o. Kendini ne sarayın mutfağına, kilerine ait görür, ne de içten içe saraya öykünmekten alabilir. Hayatının belki de tek rengi tutkunu olduğu müziktir. Bu konuda da gözle görülür bir yeteneği vardır. Fakat sınırlar çok keskin!
Sarayda geçirdiği yıllar boyunca hep tek bir sorunun cevabının peşinde koşar Aliye. Ve bu sorunun muhatabı olan annesiyle de bu yüzden hep sorunlu bir ilişkisi vardır. Taki annesi yine istemeden maruz kaldığı bir ilişkinin yasak meyvesini sonlandırmak için yaşamına son vermek isteyinceye kadar. Aliye’nin saray davetlilerinin gönüllerini eğlendirmek için bile olsa, sahne aldığı gecede annesi, suçlusu olmadığı (belkide baş kaldırmadığı için olduğu) bir hayata veda eder. Aliye’nin hikayesi paralel kurguyla bugünde ve geçmişte annesinin ölümüne kadar ilerlerve burada kesilir. Aradaki zaman dilimini yine Aliye’nin ağzından diyaloglarla öğreniyoruz. Değişen tek şey zaten hiçbir zaman ait olamadığı saraydan müzik öğretmeninin vaadleriyle ayrılmış olmasıdır.
Filmin sonunda yeniden görüyoruz ki, kendisini büyük umutlarla saraydan alıp götüren ve yıllardır birlikte olmalarına rağmen evlenmeye bile yanaşmayan, Aliye’nin tutunduğu tek dal olan Lütfi’den başkası değildir. Yenik başlanan bir hayat yine yenik bir şekilde sürmektedir…
Son derece dramatik, yer yer doğu filmlerine has bir melankolinin hakim olduği film, bir ülkenin siyasi değişimlerinin gölgesinde, bir sarayda yaşanan, kimbilir kaçıncı bir kurban edilişin hikayesini anlatıyor. Çok dokunaklı, çok acıtan ve gerçekçi bir üslupla…
‘Sarhoş Atlar Zamanı’, ‘Kaplumbağalar da Uçar’ gibi filmleriyle tanınan İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi, son filmi ‘Yarım Ay’la İstanbul Film Festivali’nin uluslararası yarışma bölümünde Radikal Halk Ödülü’nü kazandı. Mozart’ın doğumunun 250. yılı kutlamaları kapsamında, Viyana’da düzenlenen New Crowned Hope Festivali’nin siparişi üzerine ‘Yarım Ay’ı çeken yönetmen, böyle bir ödülü beklemiyormuş. Ama sonuçtan memnun. 35 yıl aradan sonra Irak’ta konser verme izni alan kurgusal bir ‘Kürt Mozart’ olan, tanınmış müzisyen Mamo’ya övgü niteliğindeki ‘Yarım Ay’ sipariş bir film olsa da, Ghobadi filmi çekerken onu ‘dördüncü çocuğu gibi’ kabul etmiş. Bu ödül Ghobadi için seyircilerin de bunu onayladığının bir göstergesi. Ödül törenindeki konuşmasını Kürtçe yapan ve ödülü alırken Nuri Bilge Ceylan’a ’selam gönderen’ Ghobadi, Ceylan’ın Türkiye’de değerinin pek bilinmediğini düşünüyor.
Öncelikle seyircilerin oylarıyla belirlenen bir ödül bekliyor muydunuz?
Böyle bir ödül beklemiyordum. Ama ödül aldığımı öğrenince çok sevindim. Çünkü bu tür ödülleri önemsiyorum. ‘Kaplumbağalar da Uçar’ yaklaşık 40 festivalde gösterildi ve birçok ödül aldı. Bunlardan 20′ye yakını seyirci ödülüydü. Benim sinemam için seyirci çok önemli. Filmi yaparken seyircinin neler düşüneceğini önemserim. Ticari başarı için değil seyirciyle daha samimi bir iletişim kurabilmek adına böyle bir önceliğim vardır.
Siz Türkiye’de filmleri ilgiyle karşılanan bir yönetmensiniz. Sizce ödülü almanızda bu ilginin etkisi var mı?
Mutlaka vardır. Öncelikle belirteyim bu sipariş üzerine çektiğim bir film. Ama filmi yapmak için işin içine girdiğimde tamam dedim bu benim dördüncü çocuğum. Sanırım seyirciler de böyle düşünüyor olmalı…
Ödül alırken Nuri Bilge Ceylan’la ‘aynı sahnede ödül almak benim için gurur verici’ dediniz ve ‘onun önemli bir yönetmen olduğunu’ vurguladınız. Neden böyle bir vurgu yaptınız? Türkiye Ceylan’ın değerini henüz anlamadı mı sizce?
Türkiye’de çok az insan Nuri Bilge Ceylan filmlerini izliyor. Bu yüzden de onun değerinin bilinmediğini düşünüyorum. Ayrıca Türkiye’ye geldiğimde sinema çevrelerinin onu dışladığını hissediyorum. Buna da anlam veremiyorum. Çünkü Ceylan sayesinde Türk sinemasının sesi dünyada daha fazla duyuluyor. Bu büyük bir itibar Türk sineması için. ‘İklimler’i Brezilya’da izledim. Dizlerimin bağı çözüldü. Kanımca kamerayla büyü yapıyor. Gerçek anlamda bir sanatçı o. Onun sinemasıyla benim sinemam çok farklıdır. Ama filmi izleyince görüntülerin arkasında büyük bir düşüncenin olduğunu hissettirdi bana.
Zaman zaman Türkiye’deki televizyonları izliyorum. Kimi filmler, diziler, programlar beni dehşete düşürüyor. Sanki üçüncü dünya ülkesinden yayın yapılıyormuş gibi hissediyorum. O zaman işte anlıyorsunuz Türkiye’de Nuri Bilge Ceylan, Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal gibi sanatçıların ne kadar zor yetiştiğini. Değerlerini bilmeniz gerekiyor.
‘Yarım Ay’, Mozart’la ilgili filmlerden oluşan projenin bir parçası. Mozart size nasıl bir ilham verdi?
Bu projeye dahil olduğum zaman Mozart’la ilgili okumalar yaptım, eserlerini dinledim. Bu dönemde Mozart’ın çok çocuksu bir yanı olduğunu keşfettim. Çok insani dili var ve eserlerinde ölüm duygusunu yoğun hissettim.
Bu film sipariş filmi olsa da filmografinizde ayrıksı durmuyor. Yine sınırlar ve yollar var. Ve baş karakteriniz diğer filmlerinizde olduğu gibi ‘yaralı bir ruh’.
Filmlerimi yüreğimden gelen duyguyla yapıyorum. Her karakter benden izler taşır. Mesela ben de Mamo gibi sürekli ölümü düşünüyorum. Onun gibi içimde büyük trajediler yaşıyorum ama dışarı pek yansıtmıyorum.
Filminiz İran’da yasaklanırken Türkiye’de ödül alıyor. Neler hissediyorsunuz?
Bu filmden sonra İran’ı terk etmeye mecbur kaldım. Yeni filmimi İran’da yapsam sorun çıkacağını biliyorum. Ama yapmam da gerek. Şimdilerde ne yapabilirim diye düşünüyorum. Zaman zaman İran’a gitmem gerek çünkü annem orada yaşıyor. Acaba Türkiye’ye yerleşsem mi diye de aklımdan geçiyor. Çünkü samimi olduğuna inandığım en yakın dostlarım İstanbul’da.