
Önceki akşam, senelerdir beklemesine rağmen nihayet bu sene ancak alabildiği Oscar’ı sonuna kadar hakettiğine inandığım Martin Scorsese’nin Köstebek’ini izledim. Scorsese’nin Köstebek’i derken bunu rastlantısal kurulmuş bir cümle olduğunu düşünmemek gerek, bilakis gerçekten karşı karşıya olduğum film en hakikisinden bir Scorsese yapımıydı ve bunu her saniyesinde, her anında hissettiriyordu.
Film hakkında birçok şeyle birlikte Scorsese’nin önceki yapımları kadar güçlü olmadığı fikrini de işitmiştim. Hatta Oscar’ı Köstebek’teki başarısından ziyade Akademi’de Scorsese artık Oscar’ı alsın fikri ağır bastığı için aldığını bile. Akademi yönetmenlerin sabrını sınamak gibi bir vazife de icra ediyor mu bilemiyorum ama bence de Martin Scorsese Taksi Şoförü, Kızgın Boğa, Korku Burnu gibi filmeriyle oscarı çoktan haketmiş bir yönetmen… Bu yine de son filmi Köstebek’in bu anlamda çok daha geride kaldığı anlamını taşımaz. Çünkü Scorsese bir remake yapımı olan son filminde kendi üslubunu, tarzını filmin her köşesine ustalıkla yerleştirmeyi başarmış, ortaya stilize bir Scorsese filmi çıkarmış bana göre de.
Çok iyi bildiği sokakları, suç dünyasını ve mafya olgusunu en ince detaylarıyla göz önüne seren yönetmen, oldukça karmaşık ilişkileri konu alan filminde tam da temaya uygun karmaşık ama kafa karıştırıcı değil bir üslupla meramını anlatmayı bilmiş. Tempolu, şaşırtan, şiddet sahneleriyle yer yer irkilten yönetmen, sokaklara özgü argo üslubunu karakterler üzerinde başarıyla uygulayabilmiş.
Elbette filmin başarısında Scorsese’nin dili kadar bunda usta oyuncuların bir araya gelmiş olmasının da büyük bir payı var. Mat Damon, Leonardo Di Caprio ve Jack Nicholson gibi Hollywood’un parlayan yıldızlarını buluşturan cast Martin Sheen, Alev Baldwin, Vera Farmiga gibi usta oyuncuları da filmde buluşturuyor. Karakterlerin hepsi oyunculugunun hakkını sonuna kadar verirken bana göre filmin yıldızı Leonardo’ydu. Kanlı Elmas’taki oyunculuğuyla beni iyiden iyiye şaşırtan Leonardo Köstebek’te artık olgunlaşmış bir oyunculukla karşımdaydı. Nicholson ise olgunluk döneminin bence en iyi filmlerinden birine imza atmış bu rolüyle.
Son tahlilde Köstebek hikayesi, kurgusu, oyunculuğuyla dört dörtlük bir film olmuş bence ve kesinlikle Oscar’ı haketmiş, Scorsese sinemadaki dehasını bir kez daha ve güçlü bir şekilde Köstebek’le konuşturmuş…
Filmin içeriğine girmediğim gözden kaçmamıştır sanırım. Filmin konu itibariyle daha çok erkeklerin dünyasına hitap eden bir film olduğu gerçek, fakat bu herşeyin giderek karmaşıklaştığı ve kirlendiği bir dünyada kimsenin kayıtsız kalamayacağı türden bir yapım aynı zamanda da. Derin devlet, mafya, düğmeye kim bastı türünden söylemlerin hem Türkiye’de hem de dünya gündeminde çokça yer edindiği hatta bana göre ayağa düştüğü günümüzde, (öyle ki Türkiye’yi ilerleyen günlerde nelerin beklediğini bile dizilerden öğrenir hale geldik, bir filmle dünyayı kurtaran Türk payeleri bile verdik) Köstebek, mafya ve devlet içindeki yapılanmayı gözler önüne seren, oldukça gerçekçi bir yapım… Köstebek, devlet içinde devlet, mafya-devlet gibi ilişkiler biçimine dair önemli ipuçları ve deşifreler içerirken o dünyaya ilişkin pekçok gerçeklik hakkında da sorgulamaya giriyor. Mafyaya sızdırılmış bir polisle, polis teşkilatının içine sızdırılmış bir mafya uzantısının karmaşık ve kesişen olaylar çokgeninde yaşadığı travmaları, çıkmazları, güvensizlikleri anlatıyor.
Filmin hızlanan ikinci yarısından itibaren, karakterlerin içine düştükleri durumdan kurtulma çabaları olayları daha da içinden çıkılmaz yaparken, aslında kaçınılmaz olan sona biraz daha yaklaştırıyordu herkesi. Finalde bütün karakterler sürprizli sonlar yaşarken aslında dünya gerçeklerini düşündüğümüzde bunun çok da zürpriz olmadığını farkediyoruz. Hani böyle sonlar ancak filmlerde olur lafını neredeyse ağzımıza tıkan Scorsese, finalde tam da gerçek dünyayı beyazperdeye taşımış. Sistemin kendini koruma adına, kendi içine sızanı affetmediği kadar, kullandığı kişiye de yaşam hakkını tanımıyor olması hiç de sürpriz ve beklenmedik değil zira.
Kalıcı Bağlantı
2 Yorum
Sinema Eleştirmeni Ali Hakan ve Alin Taşçıyan Kanal 24′de programa başlıyorlar. Beyazperde isimli program Perşembe akşamları saat 20:15′te ekrana gelecek.
Programda her hafta bir tane kısa filme de yer verilecek.
Kalıcı Bağlantı
Yorum yapılmamış

Geçen gün ikinci kez Spike Jones’un “John Malkovich Olmak” filmini izledim. Neden ikinci kez? Çünkü ilkinde filmin yapısına pek uyum sağlayamadım, (sanırım bunda filmin çok kötü bir dublajla izlemiş olmamın da payı var) ve dolayısıyla ikinci kez izleme ihtiyacı hissettim. Muhteşem bir kukla sahnesiyle başlayan filmde sokak kuklacısı olan Craig (John Cusac) yaptığı işte bir türlü parlayamamış ve dolayısıyla para kazanamayan kaybeden bir tiptir. Karısı Lotte (Cameron Diaz) ile de aralarındaki ilişki pek parlak değildir. Lotte’nin de ısrarıyla bir iş aramaya başlayan Craig sonunda bir şirkette dosyalama işi bulur. Fakat iş yeri de çalışan insanlar da bir gariptir.
Yazının devamını oku »
Kalıcı Bağlantı
Yorum yapılmamış
köyün korucuları silahlarını yine
köylülere çevirdiler.
kuzularımızı kurtlara, çakallara,
ekinlerimizi yaban domuzlarına
karşı korusunlar diye,
bebelerimizin, yetimlerimizin
boğazlarından kesip
omuzlarına silah astığımız,
giyindirdiğimiz, kuşandırdığımız,
yedirdiğimiz, içirdiğimiz köyün korucuları
tüfeklerini bir kere daha, biz, işinde gücünde,
tarlada, bahçede çalışan,
kemiklerinin ucuyla toprağı süren,
ekini çapalayan
‘ağızsız dilsiz’ köylülere doğrulttular
ve bizden yine diz üstü çöküp
postallarının tozunu
almamızı buyurdular;
köyün fiskosçuları, asalakları,
bıçkınları ve kabadayıları da
onlara alkış tuttular, yılıştılar,
teneke çalıp oynamaya başladılar.
böylece, bizi bir kere daha,
çocuklarımızın önünde aşağıladılar;
kadınlarımızın önünde ağlattılar,
elin günün, komşu köylerin önünde
yere baktırttılar.
böylece, bir kere daha özgür, bayındır,
kurda kuşa karşı güvenlik içinde
el ele, omuz omuza
çalışıp didinme,
üretme, bölüşme
ve sevişme hevesimizi
kursağımızda koydular.
ama bunlar olup biterken,
olup bitenlerden habersiz köyün delisi,
değneğini havada sallayaraktan,
meydanın ucundan koşarak geldi
ve dilsizlere vergi işaretlerle,
dikenli bozkırdaki
kurumuş incir ağacının
yıllar, yıllar sonra yeşerdiği,
çiçek verdiği
müjdesini getirdi bize.
ve ağacın altında
bakire Meryem’in bu kez,
nur topu gibi bir oğul değil,
nur topu gibi oğullar
ve ay parçası kızlar,
yani mucize eseri ikizler,
beşizler, dokuzlar
doğurduğunu ekleyiverdi,
ve bebelerin de doğar doğmaz
konuşmaya başladıklarını…
Cahit Koytak / 28 Nisan 2007
‘YOKSULLAR İÇİN TEZLER’ Kitabı
Kalıcı Bağlantı
Yorum yapılmamış

Kültür ve Turizm Bakanlığı, “Mevlana’nın 800. Doğum Yıldönümü” kutlamaları kapsamında büyük bir projenin altına imzasını atmak için hazırlanıyor.
Mevlana’nın hayatı Antonio Banderas’tan Madonna’ya, Goldie Hawn’dan Dave Stewart’a kadar pek çok Hollywood yıldızının yer aldığı bir filmle anlatılacak. Uzun metrajlı belgesel olarak düşünülen proje için çalışmalar devam ediyor. Proje mayıs ayı içerisinde kesinlik kazanacak. Ron Frank’ın yönetmesi kesinleşen film için Hollywood’un diğer ünlü yıldızları, Demi Moore, Melanie Griffith, Milla Jovovich, Angelica Houston ile de görüşmeler devam ediyor. Film 4 ayda tamamlanacak.
Kaynak: Medyatava
Kalıcı Bağlantı
Yorum yapılmamış

Nuri Bilge Ceylan her ne kadar sinemacı kimliği ile öne çıksa ve gerek ulusal gerekse uluslararası alanda yaptığı filmlerle birçok ödüle layık görülse de, aslında bilenler bilir ki çok iyi bir fotoğrafçıdır. Son çalışması “Sinemaskop Türkiye” İstanbul Film Festivali’nde “En İyi Film Ödülü”nü alan son filmi İklimler‘in çekim aşamaları sırasında Türkiye’nin farklı yerlerinden dört yıl boyunca objaktifine yansıyan karelerden oluşuyor. Sergi Nuri Bilge’nin sinemanın da ötesine geçen bambaşka bir dünyasına bizleri taşırken, Türkiye coğrafyasından, ne başladığı ne de bittiği yerin ve zamanın asla bilinemeceği birbirinden güzel ”an”lardan oluşan fotoğraflar, AVEA’nın desteğiyle Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde, İstanbul Film Festivali kapsamında 3-28 Nisan tarihleri arasında izleyicileriyle buluşacak.

Kalıcı Bağlantı
3 Yorum
Günler aylar derken yıllar devri daim oluyor ve işte geldik yine bir bahara ve festivale daha… Birçok sinemaseverin şafak tutup saydığı İstabul Film Festivali geçtiğimiz hafta baharla birlikte başladı. Giden var gidemeyen var tabi. Ben de iş durumundan festivale katılamayanlar grubundanım bu sene. Geçen yıl ki zorlu mücadeleden sonra bu yıl teslim bayrağını açtım çoktan…
Yine de bu bahar İstanbul’da olup vakti olanlar için kaçırılmaz bir şölen. Bakmak değil görmek ve görmenin ötesinde, yeni dünyalara doğru ve aslında kendi içimizde yeni bir yolculuğa çıkmak isteyenler için…
Kalıcı Bağlantı
Yorum yapılmamış