jump to navigation

Deniz Kızı Çarşaflı Mayıs 21, 2007

Posted by tramvay in Hayata Dair.
1 comment so far

Sadece güldüm haberi okuyunca, etki tepki meselesi tabi…

Haberde şöyle deniliyor:

Danimarka’nın başkenti Kopenhag’daki Küçük Denizkızı heykeline çarşaf giydirildi. Polis sözcüsü Jorgen Thomsen, “Sabah aldığımız ihbar üzerine olay yerine giden arkadaşlarımız heykelin üzerindeki çarşafı kaldırdılar. Eylemi kimin yaptığı konusunda henüz bir bilgiye ulaşabilmiş değiliz” dedi. 2004 yılında da heykele çarşaf  giydirilmiş ve üzerine “Türkiye AB’de?” yazılmıştı.

3401897.jpg

Danimarka’da Esma Abdülhamid adındaki Filistinli türbanlı bir genç kadının 2009’daki seçimlerde Birlik Partisi’nden milletvekili adayı gösterilmesi ve milletvekili seçilirse erkeklerle tokalaşmayacağını ve türbanı çıkarmayacağını açıklaması, son yıllarda karikatür kriziyle gündemde olan ülkede türban tartışmalarını alevlendirmişti. Birlik Partisi’nin türbanlı adayına karşı da Başbakan Anders Fogh Rasmussen, Fatma Yeliz Öktem adındaki modern bir Türk kadınını milletvekili adayı gösterdi.

Haber: Ünsal Torun

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/dunya/6549106.asp?gid=180

Yaşamın Kıyısında Altın Palmiye’de yarışıyor. Mayıs 17, 2007

Posted by tramvay in Hayata Dair, Sinema.
add a comment

266161.jpg

60. Cannes Film Festivali dün başladı. Von Karwai’nin “The Bluberry Nights” filmiyle açılan festivalde Almanya’da yaşayan Türk yönetmen Fatih Akın son filmi “Yaşamın Kıyısında” ile  yarışıyor.  Bir Türk-Alman ortak yapımı olarak festivale katılan ve 23 Mayıs Çarşamba günü ilk olarak festivalde gösterilecek olan film, Türkiye’den Anka Film, Almanya’dan Corazon International ve NDR ile İtalya’dan Dorje Film’in işbirliğiyle gerçekleştirdi.  Fatip Akın filmiyle güçlü rakipleri arasından sıyrılıp Altın Palmiye ödülünü alabilecek mi, göreceğiz. Bu arada Cannes Film Festivali’nin  bu yılki jürisinde Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk da yer alıyor.  Orhan Pamuk Fatih Akın’a avantaj mı getirecek yoksa dezavantaj mı, bunu da ilerleyen günlerde göreceğiz….

Cannes Film Festivali Resmi Sitesi: http://www.festival-cannes.fr/index.php/en

Resmi Sitesi: http://www.yasaminkiyisinda.com/

Fincher Hayranları Beyazperde’de Buluşuyor Mayıs 17, 2007

Posted by tramvay in Hayata Dair, Sinema.
2 comments

zodiac.jpg

 Se7en, The Game, Fight Club, Panic Room gibi filmlerle  izleyiciyi her seferinde kendisine hayran bırakmış sinemanın çılgın yönetmenlerinden David Fincher, uzun bir aradan sonra yine gerilim dozu yüksek bir filmle beyazperdeye dönüyor. 18 Mayıs’ta Türkiye’de de gösterime girecek olan Zodiac, San Fransisko’yu korkuya boğan bir seri katil ve katili bulmayı kafasına takan dört adamın hikayesini gerçek bir olaydan çıkarak anlatıyor.  Yaptığı her filmle uzun süre konuşulan gerilim ve seri katil filmlerinin başarılı yönetmeni bu kez kendinden bekleneni verecek mi bekleyecek ve göreceğiz…

 Zodiac Resmi site: http://www.zodiacmovie.com/

LEONARD COHEN HAYRANLARI EKRAN BAŞINA.. Mayıs 17, 2007

Posted by tramvay in Hayata Dair, Müzik.
add a comment

62823.jpg

Bu akşam TV 24 ekranında 1960’ların karşı kültür hareketinin simgelerinden, günümüzün efsane sanatçılarından Kanadalı müzisyen Leonard Cohen’i anlatan özgün bir yapım var.

Sydney’de Leonard Cohen onuruna düzenlenen konserde Nick Cave, U2’nun solisti Bono, Rufus Wainwright, Jarvis Cocker Beth Orton, Antony’ye birçok ünlü sanatçı Cohen parçalarını yorumluyor, müzik dünyasının önde gelen isimlerinin röportajları eşliğinde efsane müzisyenin samimi portesi çiziliyor.

Leonard Cohen’in kendi çizimleri, arşivinden fotoğrafları, kendi ağzından anlattığı gençliği, Yunanistan’ın Hydra adasında geçirdiği günleri ve bir Zen manastırına kapanmasıyla onu bir insan olarak inceleyen çarpıcı ve özgün bir belgesel.

SIRADIŞI MÜZİSYEN LEONARD COHEN’İ ANLATAN “I’M YOUR MAN” BELGESELİ BU AKŞAM SAAT 21:10’DA 24 BELGESEL KUŞAĞINDA..

Yönetmen: Lian Lunson
Katılanlar: Leonard Cohen, U2, Nick Cave, Rufus Wainwright, Jarvis Cocker, Beth Orton
ABD, 2005
35 mm / Renkli ve Siyah-Beyaz / 98’
İngilizce; Türkçe altyazılı

(2006 Berlin, 2006 Sundance, 2005 Toronto, 2005 Sydney, 2006 Film Ekimi festivali)

Therapy Mayıs 15, 2007

Posted by tramvay in Müzik.
add a comment

Emily Loizeau – L’autre Bout Du Monde

 Çıplak ayakla yürümek… Issız bir ormanda ya da sadece size ait bir deniz kıyısında…

Affetmek üzerine Mayıs 14, 2007

Posted by tramvay in Hayata Dair.
add a comment

Dal rüzgarı affetmiştir ama kırılmıştır bir kere…

İpler Kimde? Mayıs 8, 2007

Posted by tramvay in Kültür-Sanat, Sinema.
add a comment

being_john_malkovich-1.jpg

Geçen gün ikinci kez  Spike Jones’un “John Malkovich Olmak” filmini izledim.  Neden ikinci kez? Çünkü  ilkinde filmin yapısına pek uyum sağlayamadım, (sanırım bunda filmin çok kötü bir dublajla izlemiş olmamın da payı var) ve dolayısıyla ikinci kez izleme ihtiyacı hissettim.  Muhteşem bir kukla sahnesiyle başlayan  filmde sokak kuklacısı olan Craig (John Cusac) yaptığı işte bir türlü parlayamamış ve dolayısıyla para kazanamayan kaybeden bir tiptir. Karısı Lotte (Cameron Diaz) ile de aralarındaki ilişki pek parlak değildir. Lotte’nin de ısrarıyla bir  iş aramaya başlayan Craig sonunda bir şirkette  dosyalama işi bulur.  Fakat iş yeri de çalışan insanlar da bir gariptir. 
(dahası…)

Fil Kadar Yer Kaplamayan Sorunlar Mayıs 4, 2007

Posted by tramvay in Sinema.
add a comment

Cumartesi akşamı Amerikan bağımsız sinema yönetmenlerinden Gus Van Sant’ın Elephant isimli filmini izledim. 2003 yapımı film 20 nisan 1999′da Eric Harris ve Dylan Klebold isimli iki ogrencinin, toplam 23 kisiyi oldurup sonra da intihar ettikleri Columbine Lisesi Katliamı’nı konu alıyor. Aykırı yönetmen Gus Van Sant’ın kurmaca bir dille sinemaya aktardığı olay, sıradan bir okul günü olarak başlayan fakat giderek karmaşık ve içinden çıkılmaz bir noktaya taşınan olayın yeniden canlandırılması gibi ekrana yansıyor. Oscar ödüllü bağımsız sinema yönetmeni Gus Van Sant ismiyle çok karşılaşmama rağmen filmlerini pek de bilmediğim bir yönetmen. Tabi ki gösterildiği yıl çok ses getiren ve ardından Oscar ödülü de alan Good Will Hunting’i ve bir de Kurt Cobein’in yaşamının son anlarını anlattığı Last Day filmini saymazsam. Elephant yani Fil filmine yeniden dönersem açık söylemek gerekirse film beni kendisine bir türlü ısındıramadı. İsmindeki metaforik anlamı dikkate almazsam (Amerika’daki silah karşıtlarının yaşanan hiçbir şeyi unutmama ve hafızada tutma) sıradan şiddet karşıtı bir filmdi diyebilirdim film için ama benim kanaatimce filmde gerçek anlamda bir şiddet karşıtlığı ve eleştirisi de yoktu. Minimal ve bağımsız sinemanın “amatör oyuncular, uzun sekanslar, diyalogsuz planlar, vs.” gibi özeliklerini bütünüyle taşımasına rağmen, beklediğim gerilim ve çarpıcılık duygusundan hayli uzak, hayli sıradan hatta zaman zaman sıkıcı bir filmdi. Columbine katliamını gerçekleştiren karakterlerin gerçekte Natural Born Killers filmindeki karakterlerden etkilendiklerini ve kendilerine onları örnek alarak planladıkları katliamın sıradan, hatta sıkıcı denebilecek bir okul günü olarak başladığını saymazsak bence olayın nedenleri ve akışı olması gerekenden çok heyecansız bir dille perdeye aktarılmış. Filmin Altın Palmiye ve En iyi Yönetmen ödülünü de almış olduğunu bilmeme rağmen ödüllerin hangi gerekçelerle verilmiş olduğunu kafamda hala bir yere oturtamamış olmamı da ifade etmek isterim. Filmin bana göre iyi yönleri, takip planlarının farklı gözlerle ve farklı açılardan izleyiciye yeniden gösterilerek, zor olan bir yöntemle sinema izleğinin zenginleştirilmesi, karakterlerin ki zaten hepsi amatör oyunculardı alabildiğine doğal oyunculukları ve sanatın ruhları estetize ettiği genel kanısını bir anda altüst eden çarpıcılıkta, biraz önce piyano çalan gencin bir anda ölüm makinesine dönüşüyor olmasıydı… Beni sıkan yanları ise takip bölümlerinin gereğinden uzun sürmesi ve takip esnasında olması gereken gerilim ve heyecan duygusundan yoksun olması, lise öğrencilerinin neden bir anda ölüm makinesine dönüştüklerine dair nedenlerin bana göre kapalı kalması, (Filme konu olan olayın ve background’ının bilinirlik düzeyi) filmdeki karakterlerin hiçbirisiyle özdeşim kuramayışıma karşılık neden ilk önce okulda dışlanan kızın öldürüldüğü ve (Belki de ilk kurbanın masumiyet olmasıydı anlatılmak istenen.) filmin neredeyse tümüne yayılan eşcinsellik vurgusuydu. Yönetmenin kişisel tercihlerini hesaba katmazsak, sinemada çokça vurgu yapılan bu gerçekliğin filme konu olan olayların neresinde durduğunu hala da bilmiyorum. Aslında çok merak da etmiyorum. Sonuç itibariyle şiddetin kimden ve nasıl geldiğinden ziyade, hatta nedenlerini de bir tarafa bırakırsak, hiç değilse yaşamın kutsallığı ve bir o kadar da yalınlığı ve sıradanlığı üzerine iyi duygular bırakan bir filmdi. Şimdi bu ne perhiz bu ne lahana turşusu denebilir elbette ama sıkıcı, sarsıcı olmaya çalışarak şiddetin kötülüğünü anlatmaya çalışmış ama yeterince başarılı olamamış ve karakterlerin gözünden ölümün kutsandığı, buna karşın şiddet karşıtlığı alt mesajının verilmeye çalışıldığı filmde bence pek çok şey havada ve yarım kalmış. Bu nedenle de filmden kendime çıkartacağım tek pay olarak öldürmekten ziyade yaşatmanın kutsallığı kaldı. Belki de yönetmen bu anlamda amaçladığına da ulaşmış oldu. Birde öldürmenin mi, yoksa yaşatmanın mı daha fazla haz verici olduğu sorusu… 

Blue Cafe Mayıs 4, 2007

Posted by tramvay in Müzik.
add a comment

Chris Rea – Blue Cafe – Original Video

 Nostalji durağına benzedi tramvayın bu bölümü ama ne yapayım. Dinlemekten zevk aldığım ve hiç bıkmadığım parçaları burada da paylaşmak istedim…

Dino Merlin -Na Vi Mayıs 4, 2007

Posted by tramvay in Hayata Dair, Müzik.
add a comment

Dino Merlin – Na Vi

 Efsane lider Aliya’dan ve Bosna’dan az buçuk haberi olan herkesin ya bildiği, ya müziği kulağına çalındığı  Aliya aşığı  Hacı Dino Merlin’in bir parçası…