jump to navigation

Waiting For The Miracle Nisan 28, 2007

Posted by tramvay in Müzik, Sinema.
1 comment so far

Waiting For The Miracle

Hayatımız hep bir mucize beklemekle geçmiyormu ki, belki aslında bizi her saniye şaşırtan hayatın kendisinin bir mucize olduğunu bilmemize rağmen…

 Leonard Cohen amcanın şarkısı birkaç gündür yine dilime  takıldı kaldı. Ne zaman dinlesem, ömrümün sonuna kadar bıkmadan dinleme hissi veren şarkı, adeta hayatın sancılarına merhem sürer gibi. Şarkının adı ne kadar umutsuz bir hali çağrıştırsa da, kimbilir Leonard amcanın benzersiz sesinden mi yoksa satır aralarında gizli küçük umut kırıntılarından mı, beni şefkatli bir anne eli gibi sakinleştiriyor, içimdeki kalp ağrılarına inceden inceden iyi geliyor.

Etik ve estetik kaygılarla sakıncalı bulduğum sahnelerine rağmen, izlediğimde beni adeta çarpan, sinema severlerin kült filmler deyince bir çırpıda dilinden dökülen, Oliwer Stone ve Tarantino ikilisinin elinden çıkan  Naturel Born Killers’in da  giriş müziği olan parça, filmdeki karakterlerin hayatlarından yola çıkarak umutsuz bir hayatın ve umutsuz bir aşkın resmini çiziyor sanki… Mümkünse izlemeli ama illaki dinlemeli…

Yalnızlığım, yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin… Nisan 28, 2007

Posted by tramvay in Hayata Dair.
add a comment

“Hareketliliğin kaynağı düş gücü eksikliğidir” demiş Oscar Wilde.   Tercümeye gerek kalmayacak kadar açık…

İçimizdeki bizle aramızdaki mesafe açıldıkça, dışarıyla olan ilişkimiz de ona inat pekişiyor. Ve giderek benzeşiyor,  giderek sıradanlaşıyor, sığlaşıyor, tektipleşiyor, yozlaşıyor, tüketiyor ve  tükeniyoruz… Kalabalıklar ortasında yalnızım türünden modern söylemler de peşi sıra geliyor… Kaçınılmaz olansa, insan ya kendi içinde yalnız, ya da kendi dışında. Sonuçta yalnızlık kaçamadığımız bir gerçeğimiz haline geliyor…

Türkiye Sinemaskop Nisan 26, 2007

Posted by tramvay in Fotoğraf, Kültür-Sanat.
3 comments

boywithdonkey_nbc.jpg

Nuri Bilge Ceylan her ne kadar sinemacı kimliği ile öne çıksa  ve gerek ulusal gerekse uluslararası alanda yaptığı filmlerle birçok ödüle layık görülse de,  aslında bilenler bilir ki çok iyi bir fotoğrafçıdır. Son çalışması “Sinemaskop Türkiye” İstanbul Film Festivali’nde  “En İyi Film Ödülü”nü alan son filmi İklimler‘in çekim aşamaları sırasında Türkiye’nin farklı yerlerinden dört yıl boyunca objaktifine yansıyan  karelerden oluşuyor. Sergi Nuri Bilge’nin sinemanın da ötesine geçen bambaşka bir dünyasına bizleri taşırken, Türkiye coğrafyasından,  ne başladığı ne de bittiği yerin  ve zamanın asla bilinemeceği birbirinden güzel ”an”lardan oluşan  fotoğraflar, AVEA’nın desteğiyle Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde, İstanbul Film Festivali kapsamında 3-28 Nisan tarihleri arasında izleyicileriyle buluşacak. 

 dogsincappadocia_nbc.jpg

Sarayın Sessizliği! Nisan 25, 2007

Posted by tramvay in Sinema.
add a comment

Sarayın Sessizliği

Geçen hafta TRT 2′de gecenin bir yarısında bile olsa oldukça ilginç bir filme rastgeldim. Hoş zaten TRT 2′nin bütün filmleri  o kuşakta başlıyor.  Filmin ismi Sarayın Sessizliği.   1994 yapımı Tunus-Fransız ortak yapımı film, 1960 larda geçen bir hikayeyi beyazperdeye taşıyor.  1995 yılı İstanbul Film Festivali’nde  “En İyi Film”  ve daha başka bir çok festivalde de ödül kazanan  filmin yönetmeni Muofida Tlatli.

Sesiyle kendisini dinleyen herkesi büyülemesine rağmen hayal ettiği şöhretli yaşama bir türlü ulaşamamış Aliye, düğünlerde ve küçük gazino tipi yerlerde şarkıcılık yaparak yaşamını sürdürmektedir. Uzun yıllardır  birlikte oturmalarına rağmen  evlilik fikrine  olumsuz bakan  Lütfi’den ve yaşadığı ikinci sınıf hayattan dolayı çok mutsuzdur.  Eski bir Bey’in yani Sid Ali’nin ölüm haberiyle birlikte yıllar öncesinde kalmış sisli acı hatıraları  gözünde yeniden canlanır.  Bey’in evinde hizmetçilik yaparak yaşayan bir anne ile meçhul bir babanın kızı olarak doğup büyüyen Aliye’nin anıları onu bu olayla birlikte yeniden  saraya doğru bir yolculuğa sürükler.  Eski, tozlu ve terk edilmiş sarayın odalarında geçmişe doğru bir yolculuğa çıkar. Hafızasında tazelenen her anı ona  acılarını yeniden yaşatırken, yıllardır kafasında biriken bazı sorular da beraberinde cevaplarına kavuşur….

Görselliği, muhteşem müzikleri ve doğu mistisizmini yücelten temasıyla film sonuna kadar ilgiyi üzerinde toplamayı başarmış bir yapım.  Kadın imajı, sınıf farklılıkları, iktidar kavramı üzerine ilginç detaylar sunan  ve analizler  yapmaya olanak sağlayan filmde;  gücünü gelenek, para ve iktidardan almış bir Bey-erkek ile,   mağduriyetini, kadın olmak, ikinci sınıf  olmak, zayıf olmak,  fakir olmak kısacası öteki olmak gibi sosyal ve ekonomik kavramlardan yola çıkarak kazanmış! bir hizmetçi var. Ve bu birbirlerinden her anlamda keskin çizgilerle ayrışmış olan iki cinsin yasak ilişkilerinden doğan  Aliye.

Aliye saraydaki yaşamı ve belki de bütün hayatı boyunca  kimliğini bulamamış ve belki bu yüzden hayatı  boyunca da hep yenik kalmış bir kadın. Sarayda olmasına ve  sarayın beyinin kızı olmasına ve aslında saraydaki herkesin bu gerçeği bilmesine rağmen yıllarca saklanan gerçeğin ta kendisidir o.  Kendini ne sarayın mutfağına, kilerine ait görür, ne de içten içe saraya öykünmekten alabilir. Hayatının belki de tek rengi  tutkunu olduğu müziktir. Bu konuda da gözle görülür bir yeteneği vardır. Fakat sınırlar çok keskin!

Sarayda geçirdiği yıllar boyunca  hep tek bir sorunun cevabının peşinde koşar Aliye. Ve bu sorunun muhatabı olan annesiyle de bu yüzden hep sorunlu bir ilişkisi vardır.  Taki annesi yine istemeden maruz kaldığı bir ilişkinin yasak meyvesini sonlandırmak için  yaşamına son vermek isteyinceye kadar.  Aliye’nin saray davetlilerinin gönüllerini eğlendirmek için bile olsa, sahne aldığı gecede annesi, suçlusu olmadığı (belkide baş kaldırmadığı için olduğu) bir hayata veda eder. Aliye’nin hikayesi paralel kurguyla bugünde ve geçmişte  annesinin ölümüne kadar ilerlerve burada kesilir. Aradaki zaman dilimini yine Aliye’nin ağzından diyaloglarla öğreniyoruz. Değişen tek şey  zaten hiçbir zaman ait olamadığı saraydan  müzik öğretmeninin vaadleriyle ayrılmış olmasıdır.

Filmin sonunda yeniden görüyoruz ki, kendisini büyük umutlarla saraydan alıp götüren ve yıllardır birlikte olmalarına rağmen evlenmeye bile yanaşmayan,   Aliye’nin tutunduğu tek dal olan Lütfi’den başkası değildir. Yenik başlanan bir hayat yine yenik bir şekilde sürmektedir… 

Son derece dramatik, yer yer doğu filmlerine has bir melankolinin  hakim olduği film, bir ülkenin siyasi değişimlerinin gölgesinde, bir sarayda  yaşanan, kimbilir kaçıncı bir kurban edilişin hikayesini anlatıyor. Çok dokunaklı, çok acıtan ve gerçekçi bir üslupla…

İstanbul Film Festivali’nde Seyirci Ödülü Yarım Ay’a. Nisan 18, 2007

Posted by tramvay in Sinema.
add a comment

‘Sarhoş Atlar Zamanı’, ‘Kaplumbağalar da Uçar’ gibi filmleriyle tanınan İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi, son filmi ‘Yarım Ay’la İstanbul Film Festivali’nin uluslararası yarışma bölümünde Radikal Halk Ödülü’nü kazandı. Mozart’ın doğumunun 250. yılı kutlamaları kapsamında, Viyana’da düzenlenen New Crowned Hope Festivali’nin siparişi üzerine ‘Yarım Ay’ı çeken yönetmen, böyle bir ödülü beklemiyormuş. Ama sonuçtan memnun. 35 yıl aradan sonra Irak’ta konser verme izni alan kurgusal bir ‘Kürt Mozart’ olan, tanınmış müzisyen Mamo’ya övgü niteliğindeki ‘Yarım Ay’ sipariş bir film olsa da, Ghobadi filmi çekerken onu ‘dördüncü çocuğu gibi’ kabul etmiş. Bu ödül Ghobadi için seyircilerin de bunu onayladığının bir göstergesi. Ödül törenindeki konuşmasını Kürtçe yapan ve ödülü alırken Nuri Bilge Ceylan’a ’selam gönderen’ Ghobadi, Ceylan’ın Türkiye’de değerinin pek bilinmediğini düşünüyor.

Öncelikle seyircilerin oylarıyla belirlenen bir ödül bekliyor muydunuz?
Böyle bir ödül beklemiyordum. Ama ödül aldığımı öğrenince çok sevindim. Çünkü bu tür ödülleri önemsiyorum. ‘Kaplumbağalar da Uçar’ yaklaşık 40 festivalde gösterildi ve birçok ödül aldı. Bunlardan 20′ye yakını seyirci ödülüydü. Benim sinemam için seyirci çok önemli. Filmi yaparken seyircinin neler düşüneceğini önemserim. Ticari başarı için değil seyirciyle daha samimi bir iletişim kurabilmek adına böyle bir önceliğim vardır.

Siz Türkiye’de filmleri ilgiyle karşılanan bir yönetmensiniz. Sizce ödülü almanızda bu ilginin etkisi var mı?
Mutlaka vardır. Öncelikle belirteyim bu sipariş üzerine çektiğim bir film. Ama filmi yapmak için işin içine girdiğimde tamam dedim bu benim dördüncü çocuğum. Sanırım seyirciler de böyle düşünüyor olmalı…

Ödül alırken Nuri Bilge Ceylan’la ‘aynı sahnede ödül almak benim için gurur verici’ dediniz ve ‘onun önemli bir yönetmen olduğunu’ vurguladınız. Neden böyle bir vurgu yaptınız? Türkiye Ceylan’ın değerini henüz anlamadı mı sizce?
Türkiye’de çok az insan Nuri Bilge Ceylan filmlerini izliyor. Bu yüzden de onun değerinin bilinmediğini düşünüyorum. Ayrıca Türkiye’ye geldiğimde sinema çevrelerinin onu dışladığını hissediyorum. Buna da anlam veremiyorum. Çünkü Ceylan sayesinde Türk sinemasının sesi dünyada daha fazla duyuluyor. Bu büyük bir itibar Türk sineması için. ‘İklimler’i Brezilya’da izledim. Dizlerimin bağı çözüldü. Kanımca kamerayla büyü yapıyor. Gerçek anlamda bir sanatçı o. Onun sinemasıyla benim sinemam çok farklıdır. Ama filmi izleyince görüntülerin arkasında büyük bir düşüncenin olduğunu hissettirdi bana.
Zaman zaman Türkiye’deki televizyonları izliyorum. Kimi filmler, diziler, programlar beni dehşete düşürüyor. Sanki üçüncü dünya ülkesinden yayın yapılıyormuş gibi hissediyorum. O zaman işte anlıyorsunuz Türkiye’de Nuri Bilge Ceylan, Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal gibi sanatçıların ne kadar zor yetiştiğini. Değerlerini bilmeniz gerekiyor.

‘Yarım Ay’, Mozart’la ilgili filmlerden oluşan projenin bir parçası. Mozart size nasıl bir ilham verdi?
Bu projeye dahil olduğum zaman Mozart’la ilgili okumalar yaptım, eserlerini dinledim. Bu dönemde Mozart’ın çok çocuksu bir yanı olduğunu keşfettim. Çok insani dili var ve eserlerinde ölüm duygusunu yoğun hissettim.

Bu film sipariş filmi olsa da filmografinizde ayrıksı durmuyor. Yine sınırlar ve yollar var. Ve baş karakteriniz diğer filmlerinizde olduğu gibi ‘yaralı bir ruh’.
Filmlerimi yüreğimden gelen duyguyla yapıyorum. Her karakter benden izler taşır. Mesela ben de Mamo gibi sürekli ölümü düşünüyorum. Onun gibi içimde büyük trajediler yaşıyorum ama dışarı pek yansıtmıyorum.

Filminiz İran’da yasaklanırken Türkiye’de ödül alıyor. Neler hissediyorsunuz?
Bu filmden sonra İran’ı terk etmeye mecbur kaldım. Yeni filmimi İran’da yapsam sorun çıkacağını biliyorum. Ama yapmam da gerek. Şimdilerde ne yapabilirim diye düşünüyorum. Zaman zaman İran’a gitmem gerek çünkü annem orada yaşıyor. Acaba Türkiye’ye yerleşsem mi diye de aklımdan geçiyor. Çünkü samimi olduğuna inandığım en yakın dostlarım İstanbul’da.

Haber Radikal Gazetesi’nden alınmıştır.

Linkler:

İran sineması Ghobadi ile İstanbul’da

Kişisel sitesi

Sarhoş Atlar Zamanı

Kablumbağalar da Uçar

Vanessa Mae Vivaldi Nisan 18, 2007

Posted by tramvay in Müzik.
add a comment

Vanessa Mae Vivaldi Techno Remix

Selanik Türküsü Nisan 16, 2007

Posted by tramvay in Müzik.
add a comment

Selanik Türküsü

Maskenin Arkasındaki Gerçek Nisan 13, 2007

Posted by tramvay in Sinema.
add a comment

v-for-vendetta-49.jpg

 

Matrix’in deha yönetmenleri Wachowski kardeşlerden benim çok geç keşfettiğim bir kült yapım; V For Vendetta. Aslında film benim uzak olduğum bir alana ait, yani bir grafik roman uyarlaması ama ilk dakikasından itibaren büyük bir keyif ve merakla izledim… Her ne kadar çocukluk yıllarımda ailenin büyük delikanlılarının ellerinden düşmeyen çizgi romanlarla çok erken yaşlarda tanışmış olsam da çizgi roman kahramanları pek ilgimi çekmemiştir bir heidi kadar. Sonra büyüdük tabi, biz büyürken elden ele dolanmaktan yıpranmış kitap aralarından çizgi kahramanlar da tek tek beyazperdede boy göstermeye başladı.  Spiderman, Batman, Süperman derken bildik bilmedik onlarca çizgi kahraman ekranlarda boy göstermeye başladı.  

V For Vendetta’da Britanyalı üstadının elinden beyazperdeye yansıyan en yeni kahramanlardan birisi…

Filmin konusuna gelince; tarih bildik sürecin çok dışında ilerlemiş ve İngiltere Faşist bir yönetim tarafından idare edilmektedir.  Kahramanımız V ise tarihte benzerine çok sık rastlanmayan bir anti kahraman olarak karşımıza çıkıyor. Maskeli ve şiddet kavramında hayli cesur olan kahmaranın yönetimle yıllar öncesine varan bir hesaplaşma öyküsü anlatılıyor filmde. Elbette olmazsa olmaz bir aşk ilişkisi ekseninde ve birbirinden etkileyici diyaloglar eşliğinde. V yönetimi içten çökertmek için yıllar boyunca akıl almaz planlar yapar ve bunları peyderpey uygulamaya dökmek için yolun sonuna geldiği bir zaman diliminde bir gece vakti sokakta rastladığı genç kızı da buna ortak eder. Aslında bütün derdi kimliğini gizlediği maskenin ardındaki kendisini ve savunduğu değer yargılarını bir insanın bile olsun anlaması, mücadelesine hak ve destek vermesi.  Aslında öyle de olur. Zor ve sancılı da olsa V sonunda genç kıza davasının haklılığını anlatır ama bu sırada bir şey daha olmuştur. Kız yüzünü bile görmediği V’ye aşık olmuştur. Ve elbette V’de kıza. 

Aşk temasıyla Türk filmi janrına fazlasıyla benzeyen yapımın aslında bütün etkileyiciliği filmin anlatım biçeminde ve karakterin ortaya konuluşunda. Tabi ki müthiş diyalogları da yabana atmamak gerek. Gerçeküstü bir dünyada gerçek üstü bir hak mücadelesi ve sınırları fazlasıyla zorlayan bir aşk. Eğer hala izlemeyen varsa bu çizgi roman tadındaki gerçek olamayacak kadar çılgın ama gerçek hayatta asla olmaz dediğimiz ama olagelen vahşet, şiddet ve ihanetlere ciddi bir eleştiri niteliğindeki filmi izleyin derim. 

Yine Bir Bahar, Yine Bir Film Festival! Nisan 13, 2007

Posted by tramvay in Kültür-Sanat.
add a comment

Günler aylar derken yıllar devri daim oluyor ve işte geldik  yine bir bahara ve festivale daha… Birçok sinemaseverin şafak tutup saydığı İstabul Film Festivali geçtiğimiz hafta baharla birlikte başladı.  Giden var gidemeyen var tabi. Ben de iş durumundan festivale katılamayanlar grubundanım bu sene. Geçen yıl ki zorlu mücadeleden sonra bu yıl teslim bayrağını açtım çoktan…

Yine de bu bahar İstanbul’da olup vakti olanlar için kaçırılmaz bir şölen. Bakmak değil görmek ve görmenin ötesinde, yeni dünyalara doğru ve aslında kendi içimizde yeni bir yolculuğa çıkmak isteyenler  için…

2006′nın En Etkileyici! Kareleri Nisan 13, 2007

Posted by tramvay in Kültür-Sanat.
add a comment

2006 Dünya Basın Fotoğrafları” ödülleri açıklandı. Fotoğraflara baktıkça insan olmaktan utandım. Çağdaş dünya ve çağdaş insanlar dediğimiz bizler bu muyuz yani? 21. yüzyılda insanlığın vardı son nokta bu mu? Evet bu galiba.
Sokrates acıdan kaçmak ve hazza yönelmek ancak bilgi ile olur demiş. Öyle görünüyor ki yanılmış. Çünkü insanoğlu bilgiye sahip oldukça bunu ötekinin üzerinde hakim olmak için kullanıyor ve acılar da katlanarak devam ediyor… Öyleyse insan mutluluğu ve huzuru başka bir yerde aramalı, derinlerde daha derinlerde….
Fotoğrafları buradan görebilirsiniz….