Sıfır Dediğimde Ocak 20, 2009
Posted by tramvay in Sinema.2 comments
Geçtiğimiz cumartesi iki araya bir dereye sıkıştırıp, vizyondayken çok istememe rağmen kaçırdığım Sıfır Dediğimde filmini görmek için TZT Kültür Merkezi sinemasına gittim. Bütün aşamalarının (devamı…)
Yalanlar Üstüne Yeni Yalanlar Ocak 15, 2009
Posted by tramvay in Sinema.Tags: Sinema
add a comment

Uzun bir aradan sonra, yeniden buradayım. Yalanlar Üstüne filmini ilk kez duyuşum, Türkiye de filmde konu ediliyormuş haberleriyle olmuştu. Hollywood’un son yıllarda çıkardığı en iyi oyunculardan biri olan Caprio’nun içinde olduğu ve Ridley Scot’un elinden çıktığı da filmle ilgili diğer duyumlarımdı. Aylar sonra film Türkiye’de vizyona girdiğinde, filmi Türkiye’de geçtiği için değil ama bu kez Gazze katliamının ilk günlerine denk geldiği ve Amerikanın Ortadoğu’daki bitmek bilmeyen hesapları daha bir ilgimi çektiği için görmek istedim. Elbette Hollywood sinemasının her konudaki etinden sütünden faydalanalım anlayışını ve yine Muhteşem Amerika mesajının gözümüze sokula sokula verilebiceği ihtimalini de hesaba katarak…
Nitekim öyle de oldu. Film beni en başından sonuna kadar zerre kadar şaşırtamadı. Sıradan bir aksiyon filmi olmanın ötesine gidemeden ve ne yazık ki Ortadoğu’nun makus talihini bize bir kere daha ama bu kez efektli, çatlamalı patlamamı olarak göstermiş oldu. Yalanlar Üstüne bende bir gram bal için bir çuval keçiboynuzunu kemirme çabasını hatırlattı. Ki geriye bir gram bal da kalmıyordu. Ortadoğu’nun tozunu attıran ajanımız eskasa bir hemşireye gönlünü kaptırmasaydı sanırım bu macera da hala devam ediyor olacaktı. Allahtan yönetmen insafa gelmiş olacak ki bir ara ajanımız aşık oluverdi duruldu da CIA’den ayrılmak istediğini beyan etti üstlerine. Üstleride tam da gerçek hayatta olduğu gibi öyle mi, peki özel yaşama saygı duyuyoruz diyerek ajanımızın hayatından zoom out yaparak uzaklaştı. Hoşgörülü Amerikamız kimseyi bir şeyi yapmaya zorlayamazdı zira… Yalanlar üstüne yeni yeni yalanlar da böylece söylenmeye devam etti…
Uykucu Ağustos 9, 2007
Posted by tramvay in Fotoğraf, Hayata Dair.add a comment
Bu şirin kedicik her sabah işime gelip giderken selam verip geçtiğim kediciklerden bir tanesi. Çöl sıcaklarını yaşadığımız o günlerden birisinde sabahın erkeninde işte böyle güneşten mayışmış halde şekerleme yapıyordu. Öyle şirin, öyle masumdu ki, dayanamadım bastım deklanşöre o anı unutmamak adına…
Hatırlayan Var mı? Ya da unutan? Temmuz 21, 2007
Posted by tramvay in Müzik.2 comments
Ne zaman dinlesem, hüzne boğuyor…
Uzun Zamandır Temmuz 17, 2007
Posted by tramvay in Müzik.Tags: Müzik
1 comment so far
Uzun Zamandır…
Scorsese’nin Köstebek’i Temmuz 14, 2007
Posted by tramvay in Kültür-Sanat, Sinema.2 comments
Önceki akşam, senelerdir beklemesine rağmen nihayet bu sene ancak alabildiği Oscar’ı sonuna kadar hakettiğine inandığım Martin Scorsese’nin Köstebek’ini izledim. Scorsese’nin Köstebek’i derken bunu rastlantısal kurulmuş bir cümle olduğunu düşünmemek gerek, bilakis gerçekten karşı karşıya olduğum film en hakikisinden bir Scorsese yapımıydı ve bunu her saniyesinde, her anında hissettiriyordu.
Film hakkında birçok şeyle birlikte Scorsese’nin önceki yapımları kadar güçlü olmadığı fikrini de işitmiştim. Hatta Oscar’ı Köstebek’teki başarısından ziyade Akademi’de Scorsese artık Oscar’ı alsın fikri ağır bastığı için aldığını bile. Akademi yönetmenlerin sabrını sınamak gibi bir vazife de icra ediyor mu bilemiyorum ama bence de Martin Scorsese Taksi Şoförü, Kızgın Boğa, Korku Burnu gibi filmeriyle oscarı çoktan haketmiş bir yönetmen… Bu yine de son filmi Köstebek’in bu anlamda çok daha geride kaldığı anlamını taşımaz. Çünkü Scorsese bir remake yapımı olan son filminde kendi üslubunu, tarzını filmin her köşesine ustalıkla yerleştirmeyi başarmış, ortaya stilize bir Scorsese filmi çıkarmış bana göre de.
Çok iyi bildiği sokakları, suç dünyasını ve mafya olgusunu en ince detaylarıyla göz önüne seren yönetmen, oldukça karmaşık ilişkileri konu alan filminde tam da temaya uygun karmaşık ama kafa karıştırıcı değil bir üslupla meramını anlatmayı bilmiş. Tempolu, şaşırtan, şiddet sahneleriyle yer yer irkilten yönetmen, sokaklara özgü argo üslubunu karakterler üzerinde başarıyla uygulayabilmiş.
Elbette filmin başarısında Scorsese’nin dili kadar bunda usta oyuncuların bir araya gelmiş olmasının da büyük bir payı var. Mat Damon, Leonardo Di Caprio ve Jack Nicholson gibi Hollywood’un parlayan yıldızlarını buluşturan cast Martin Sheen, Alev Baldwin, Vera Farmiga gibi usta oyuncuları da filmde buluşturuyor. Karakterlerin hepsi oyunculugunun hakkını sonuna kadar verirken bana göre filmin yıldızı Leonardo’ydu. Kanlı Elmas’taki oyunculuğuyla beni iyiden iyiye şaşırtan Leonardo Köstebek’te artık olgunlaşmış bir oyunculukla karşımdaydı. Nicholson ise olgunluk döneminin bence en iyi filmlerinden birine imza atmış bu rolüyle.
Son tahlilde Köstebek hikayesi, kurgusu, oyunculuğuyla dört dörtlük bir film olmuş bence ve kesinlikle Oscar’ı haketmiş, Scorsese sinemadaki dehasını bir kez daha ve güçlü bir şekilde Köstebek’le konuşturmuş…
Filmin içeriğine girmediğim gözden kaçmamıştır sanırım. Filmin konu itibariyle daha çok erkeklerin dünyasına hitap eden bir film olduğu gerçek, fakat bu herşeyin giderek karmaşıklaştığı ve kirlendiği bir dünyada kimsenin kayıtsız kalamayacağı türden bir yapım aynı zamanda da. Derin devlet, mafya, düğmeye kim bastı türünden söylemlerin hem Türkiye’de hem de dünya gündeminde çokça yer edindiği hatta bana göre ayağa düştüğü günümüzde, (öyle ki Türkiye’yi ilerleyen günlerde nelerin beklediğini bile dizilerden öğrenir hale geldik, bir filmle dünyayı kurtaran Türk payeleri bile verdik) Köstebek, mafya ve devlet içindeki yapılanmayı gözler önüne seren, oldukça gerçekçi bir yapım… Köstebek, devlet içinde devlet, mafya-devlet gibi ilişkiler biçimine dair önemli ipuçları ve deşifreler içerirken o dünyaya ilişkin pekçok gerçeklik hakkında da sorgulamaya giriyor. Mafyaya sızdırılmış bir polisle, polis teşkilatının içine sızdırılmış bir mafya uzantısının karmaşık ve kesişen olaylar çokgeninde yaşadığı travmaları, çıkmazları, güvensizlikleri anlatıyor.
Filmin hızlanan ikinci yarısından itibaren, karakterlerin içine düştükleri durumdan kurtulma çabaları olayları daha da içinden çıkılmaz yaparken, aslında kaçınılmaz olan sona biraz daha yaklaştırıyordu herkesi. Finalde bütün karakterler sürprizli sonlar yaşarken aslında dünya gerçeklerini düşündüğümüzde bunun çok da zürpriz olmadığını farkediyoruz. Hani böyle sonlar ancak filmlerde olur lafını neredeyse ağzımıza tıkan Scorsese, finalde tam da gerçek dünyayı beyazperdeye taşımış. Sistemin kendini koruma adına, kendi içine sızanı affetmediği kadar, kullandığı kişiye de yaşam hakkını tanımıyor olması hiç de sürpriz ve beklenmedik değil zira.





